3 Ocak 2016 Pazar

Lacrimosa

dışarıya bakıyorum. dışarısı soğuk. bacalardan dumanlar çıkıyor. ısınmaya çalışan insanlar var. kış oldu mu insanlar ısınmaya çalışıyor. yaz oldu mu serinlemeye. başka konuları yok. onlarla iletişim kuramıyorum. içerisi de soğuk, üşüyorum. ama hissetmiyorum.
hiçbir şey hissetmiyorum. 
biraz sokakta yürüyeyim diyorum. nereye diye soruyor biri, hiçbir yere diyorum. hiçbir yere gitmiyorum. herkes bir yere gidiyor. herkesin çok işi var. bir yere yetişen bir adam geçerken bana çarpıyor, ikimiz de dönüp arkamıza bakmıyoruz. sağımda avm, solumda mcdonald's. herkes bir şey alıyor. kış oldu mu, bir şey alıyor. yaz oldu mu bir şey alıyor. her mevsim insanlar bir şeyler alıyorlar. onlarla iletişim kuramıyorum. 
hiçbir şey hissetmiyorum.
yılbaşı oluyor, kutluyorlar. sevgililer gününde öpüşüyorlar. her gün birinin doğum günü. birinin doğduğu gün, diğeri ölüyor. kutluyorlar. ağlıyorlar. her günün bir anlamı var. her günün bir amacı var. benim hiç amacım yok. dün bir şey yapmadım. bugün bir şey yapmadım. yarını bilmiyorum. herkesin bir hedefi var. benim yok. onlarla iletişim kuramıyorum. 
hiçbir şey hissetmiyorum. 
aile yemeğine çağırılıyorum. bütün aile orada. herkesi çok iyi tanıyorum. hiç kimseyi tanımıyorum. hiç kimse, kimseyle anlaşamıyor, bütün yeğenler, akrabalar birbirinin dedikodusunu yapıyor, ama orada herkes çok neşeli. aile bağı önemli temalı koskocaman masanın etrafında oturan yabancılar, ortak bir şey paylaşıyor hissiyle hiçbir şey konuşmuyorlar. kahkaha atıyorlar. herkes aynı anda bir konudan bahsediyor. bir gürültü var. ailemle iletişim kuramıyorum. 
hiçbir şey hissetmiyorum. 
yatağıma yatıyorum. zihnimde bir şeyler ters gidiyor. iyi kötü, güzel çirkin, doğru yanlış, bütün yargılar, aşk, kariyer, yaşamak, hepsi birbirine giriyor. kendimle iletişim kuramıyorum. 
öldüm mü.
hissetmiyorum. 

27 Kasım 2013 Çarşamba

uyuyor muydum ben başkaları acı çekerken? şu anda uyuyor muyum? yarın uyanınca veya uyandığımı sandığımda, bugün hakkında neler söyleyeceğim? dostum estragon'la, burada gece olana kadar godot'yu beklediğimi mi? pozzo'nun hamalıyla birlikte geçip bizimle konuştuğunu mu? muhtemelen.
ama bütün bunların içinde ne kadar doğruluk payı olacak?  (estragon çizmelerini çıkarmayı başaramayıp yeniden uykuya dalar. vlademir ona bakar) o hiçbir şeyin farkında olmayacak. yediği tekmelerden söz edecek, ben de ona havuç vereceğim.
bir ayağımız mezarda, zor bir doğum doğrusu. mezarcı çukurun dibinde forsepsi yerleştirir. ihtiyarlığa vakit var daha önümüzde. hava çığlıklarımızla dolu. (dinler)
ama alışkanlıklar duyarsızlaştırıyor insanı. (estragon'a bakarak) bana da bir başkası bakarak, uyuyor diyor. kendisinin de uyuduğunun farkına varmadan uyuyor, hiçbir şey bilmiyor. uyusun bakalım diyor, benim için.
(bir an) böyle devam edemem.

ne dedim ben?

24 Eylül 2013 Salı

ol/an

sen gitmiştin.
ben de gidecektim.

yürüdüm.

patırtıların üst katına çıktım.
damlardan ve kubbelerden kurtulup
batmaya çalışan güneş
gözlerimi aldı götürdü önce
sonra battı
gönderdi gözlerimi geri.

oturdum.

kırlangıçlar, hırçın ve arsız
çığlıklarla uçuyor
hızla yiten ışıktan daha hızlı
yuvalarını arıyorlardı.
martılar, yuvasız ve sessiz
yükseklerde, kıpırtısız süzülüyor
geciktirmeye çalışıyorlardı
ışığın yitişini.

ama ışık yitecekti -
sen gitmiştin,
ben de gidecektim.

herkes gidiyordu:
gürültülü, yavaş
koşarak, sessiz
aceleci, dingin.

oturduğum yerde
bir yeni devinim oluştu içimde,
bir düşünce parıldayıp gitti içimden,
geldi yeniden geri : -

kalktım.

indim patırtıların alt katına:
ışık yitecekti
sen gitmiştin
ben de gidecektim.

yürüdüm.

kırlangıçlar, birer ikişer
giriyorlardı duvar aralarına.
martılar, teker teker
konuyorlardı kilise damlarına.

herkes gidecek,
sen ve ben kalacaktık:
yalnız sen,
yalnız ben -
sen gitmiştin,
ben de gidecektim.

yürüdüm.

kırlangıçlar susmuştu artık
kıpırtısız duruyordu martılar
bir son mor bile kalmamıştı
ışıktan.

sen gitmiştin-
güneş batmış
ışık yitmişti:

gittim ben de o zaman.

*
oruç aruoba

24 Ağustos 2013 Cumartesi

perde

elim her terlediğinde sen kokmaya devam ediyor.
ben de yazmaktan kaçıyorum,
nasıl olsa
unut-
urum diye..

11 Temmuz 2013 Perşembe

#30

salıydı. 'çok sıkıldım' dedi daha yatağından kalkmadan. saat yedi olmuştu ve o hala uyuyordu. uyumaktan başka ne yaparım diyordu soran olursa, genellikle de olmuyordu.
odi'yi tanımazsınız. geceleri çok içer, gündüzleri ortalıktan kaybolurdu. sürekli, ama sürekli uyurdu. uyanıkken vaktini ayılmaya çalışmakla geçirdiği için kendine hiç bakmazdı. odası dağınık, çamaşırları kirli, saçı sakalı birbirine karışmış bir adamdı odi. ayıldığı zamanlarsa gider bir içki alır, evinin en temiz noktası olan balkona oturur, kendi şarkılarına eşlik ederek içerdi. fakat bugün keyifsizdi. başka bir huzursuzluk vardı içinde. dışarıya çıkıp dolaşmayı düşündü. saat 12'yi geçmeden, ülkesi bal kabağına dönmeden işleme koymalıydı bu eylemini. tam o anda ilaç gibi telefon geldi.
-abi bizim mahallede caddeyi kapatmışlar, şenlik yapıyorlar, gitmesek mi?
bir dakika bile düşünmedi, odasına daldı, kıyafetler dağının içinden ilk bulduğu pantolonu kıçına çekip çıktı sokağa. iki aydır aynı pantolonu giyiyordu zaten. 'kirli daha samimi' diyordu soran olursa, genellikle de olmuyordu. kıyafetlerini yıkayacak hiç kimsesi olmadığı için de aldırış etmiyordu.
arkadaşla buluşuldu, mekana varıldı.  bakılası bacak sayısının çok olduğu bir yerdi vardıkları yer; ama o mekanın korkunç durumundan ötürü bacaklara tam konsantre olamadı. yol boyunca ucuz müzikler çalıyordu. her bir taraftan koşuşturmaca vardı. sokağın ortasında dans eden insanlar, onları kızıldeniz gibi yarıp bir taraftan diğer tarafa geçmeye çalışanlar, makyajlı, boyalı boyalı kadınlar, parfüm kokuları, kollu, vücutlu erkekler, baloncular, dondurmacılar, daha neler neler. . burayı tam olarak şenlik alanı yapanın ne olduğunu düşündü. sonra ücretsiz içki dağıtıldığını fark etti, koşup hemen bir tane aldı ve şenliğin tadına varmayı umdu. durdu. ona hitap edecek hiçbir şey bulamadığı noktada arkadaşını aradı, tabii ki onu bulamayacağının da farkındaydı. yoldayken de öyle diyordu zaten, '-ben yokmuşum gibi odi!'
yalnız kaldı. bu yeni bir şey değildi ama yüzüne çarpılmasından hiç hoşlanmadı.
hatta bir keresinde bir restorana girip tek kişilik masa var mı diye etrafa bakınırken, garson gelip, 'hoş geldiniz, yalnız mısınız?' diye sorduğunda ağzını açamamış, kafasını sallamıştı sadece. garson iki kişilik masanın üzerinden kırmızı mumu ve ikinci porsiyon tabağını alıp buyur etmişti yalnızlığına onu, bir de utanmadan, 'yenge yok mu bugün?' deyip güya teselli etmek istemişti.. iştahı kaçtığı için bir dondurma yeyip kalkmıştı masadan.
neyse dolaştı civarlarda biraz. sonra savaş alanından telaşla uzaklaşıp bir yer buldu kendine, oturdu. burada içkiler ücretsiz dağıtılmıyordu. viski fiyatlarından da şikayetçiydi, kendine bir şişe şarap alıp yürümeye başladı. sahile doğru. yollar karanlık, ortalık sessizdi. bir gerilim filmi efekti olarak ayak sesleri duyuyordu her taraftan. aldırış etmedi, yürüdü, yürüdü, yürüdü. denize vardığında gün doğmak üzereydi, günün en tatlı saatiydi ona sorsanız. eski bir arkadaşıyla hep oturdukları yere gitti. oturdu. her zaman olduğu gibi kayıklar yola çıkmıştı. denizin sesi, kokusu, ay, manzaranın büyüsü, her şey,  her şey eskisi gibiydi.
tek bir şey dışında.
çok özledim be abi diyordu soran olursa. genellikle de olmuyordu..

sabaha kadar içti. eve döndüğünde, saat hala yediydi.

12 Haziran 2013 Çarşamba

to whom it may concern

ben çaresizliğe aşığım. öpüşmeye aşığım. samimiyete aşığım. 
ben saf bakışlarıyla polise karşı ellerini sıkıp kaçmaya çalışan gezi kadınına aşığım. 
ben devrime aşığım. 
geziye gidemediği için geceleri uyuyamayana aşığım, oturduğu yer ona dar gelene aşığım. 
türkiye'nin aşık olduğu kırmızılı kadına, toma'ya ellerini açıp tazyikli suya direnen kadına, aşığım. 
'halk tv, apple store uygulamanı paralı yap, rtük cezanı biz ödeyelim' diyen kadına aşığım. 
içki içmeyip kan veren alkoliğe, namaz kılarken başında nöbet bekleyene aşığım. 
ateşin içinde öpüşene aşığım. 
türbanımı sömürme artık diyen türbanlıya da aşığım. 
anonymous maskesi takan teyzeye, köpeğiyle uyuyana, çöpleri temizleyene, taksim'de evlenme teklifi alana, börek yapıp dağıtana, biber gazına tekme atan, tomayı çekiçle döven kadına aşığım.
'sıradaki direniş, sevip de kavuşamayana gelsin'e aşığım. 
'sevenleri ayıran kapitalizme lanet olsun'a aşığım. 
dişleri ve çenesinde kırıklar olan, buna rağmen öfke kusmayan, fotoğrafı çekiliyor diye utanan hülya'ya aşığım. 
meydanlarda sevgilisine sarılarak uyuyan kıza aşığım. ben sarılmaya aşığım.
tanımadığının elini tutan kıza aşığım. izmir'de dayak yiyen, kızılay avm'de korku çığlıkları atan, istanbul'da polise derdini anlatmaya çalışan kadına, daha önce hiç görmediğim antalyalı, trabzonlu, mersinli, zonguldaklı, kayserili, muğlalı, marmarisli, yalovalı, manisalı, ıspartalı, fethiyeli, manavgatlı, bolulu, kırıkkaleli, karslı, karamanlı, karabüklü, niğdeli, eskişehirli kadınlara aşığım. 
ankara'da 'gizem seni seviyorum' pankartı açan adama değil ama; fikrine aşığım. 
sapanla polis kovalayan teyzeye aşığım. sırt çantasına laleler tıkıştırıp direnen kadına aşığım. gönüllü tıp öğrencilerine aşığım
ben, gezi kadınına,
yani direnişe, yani güce, yani aşka, yani dayanışmaya, yani yılmayışa
 aşığım.

bu yüzden benden adam olmaz, başbakanım. 


















yoksa,
senden adam olmaz mı demeliydim?

27 Nisan 2013 Cumartesi

denize yakın bir yerde

deniz kenarına taşınmaya karar verdim.
biliyor musun, çok yorgunum bu aralar. yok ki dertlerden filan. tüm işler yoğunlaşmak için tek bir tarih seçerler benim takvimimde. bu tip günlerde dünyayı ben kurtaracakmışım gibi hissederim ve aslında.. emmeann, neyse dur.
bugün tatilim ve deniz kenarına taşınmaya karar verdim. hava da güzel zaten. alkolle tatlılanmışken, hafif esintili ama sıcak bir köşede, dalga sesleriyle uyumak hayali beynimin bilmediğim bir lobunu çok meşgul etmeye başlıyor ve ben tüm maddi gücümü toplayıp atlıyorum bisikletimin üstüne, kondisyonum beni nereye götürürse oraya gitmeye karar veriyorum. bir pub veya ufak bir ingiliz barı bulsam da oralarda sabahlasam düşüncesi yavaştan ısırmaya başlıyor. uzun zamandır evden dışarı çıkmamışım, kurumuşum lan resmen. her şekliyle bu gezinin iyi geleceğini kendime hatırlatıyorum, olur da vazgeçecek olur isem, teselliler üretip vazgeçmekten vazgeçiyorum. bisikletimin son kontrollerini yapıp bana oldukça uzun gelen yolculuğa başlamak için ilk adımı atıyorum ve evin kapısını açıyorum. yolculuk başta keyifli görünüyor. sağ tarafımda kocaman bir dağ, sol tarafımda uçsuz bucaksız deniz ve etrafta ses seda yok. işin kötüsü, görünürde bar falan da yok. ama yılmıyorum, devam ediyorum pedal çevirmeye, nasıl olsa yokuş aşağı, geri dönüşü düşünemeyecek kadar da heyecanlıyım, son sürat gidiyorum. nihayet ilerde bir tabela görünüyor. eski, paslanmış, ne yazdığı belli bile değil. iç güdüsel olarak alkol kokusu alıyorum ve yöneliyorum. tahtadan, tam da hayallerimi süsleyen barlardan bi tanesi görünüyor ufukta, ancak oraya gelene kadar bir grup insanla karşılaşıyorum. koskocaman bir ağacın altında, duruyorlar. anlam veremiyorum. hatta biraz da ürküyorum. ne olduğunu sonra anlayacağım, devam ediyorum. kulübenin yanına yaklaşıyorum, bisikletimi nereye bıraksam güvenli olur filan gibi klişe ve bir o kadar da gereksiz şeyleri sorgularken göbekli, beyaz saçlı, sarı bıyıklı bir amca beni içeriye alıyor. kendimi birden yaş ortalaması kırkın üzerinde teyze ve amcaların yanında, elimde irlanda birası ile buluyorum. atmosfer güzel, hatta müzik beklentimin çok üzerinde ama yine de hayalini kurduğum yerde miyim diye sormadan edemiyorum. bu küçük kulübeden bar, denizin tam dibinde. bardan çıkar çıkmaz kendinizi plajda buluyorsunuz. hatta bıyıklı bir mahmut abi'nin gelip şezlonglar için sizden para isteyeceğini bile sanabiliyorsunuz. bu salakça sorgulamalar beni bulunduğum ortamın çaylağı gibi hissettiriyor ve oraya ait hissedemeden, daha ilk dakikadan yabancılaşıyorum. çok geçmeden biram bitiyor, bir tane daha geliyor. bu arada erkeklik güdülerimin yönlendirdiği gözlerim, yalnızca, ortada dans eden, sarı saçlı ve yüzü vietnam savaşından yeni çıkmış bayanlarla muhatap olmak zorunda bırakıyor beni. başta beni eğleyecek hiçbir şey bulamadığım için sıkılıyorum, sonra ilk defa içtiğim siyah biranın tesiriyle gittikçe keyifleniyorum. keyifleniyorum da, keyiflendikçe çişim geliyor. tuvaleti sorduğum göbekli, beyaz saçlı, sarı bıyıklı amca bana ilerde kocaman bir ağaç gösteriyor. oraya gidiyorum ve grup halinde işiyoruz. geri dönüp içmeye devam ediyorum. keyfim arttıkça artıyor. teyzelerle dans etmeye hatta içkilerini içmeye başlıyorum. beni çok sevecek olmalılar ki her taraftan içkiler yağmaya başlıyor. alkol kana karıştıkça sarhoş olmaya başlıyorum. alkol kana karıştıkça eksik bir şeyler olduğunu hissetmeye başlıyorum. eksik bir şeyler... yuh. "abi" diyorum kendime, "gerizekalı bile değilsin sen. huzurun zirvesindesin; hala bitmiş, olmayan şeyler peşindesin, gerizekalı bile değilsin." kendi kendime söylenip hayıflanırken bir el sırtıma dokunuyor, beni dışarıya çıkartıyor -kim olduğunu göremeyecek kadar sarhoşum- bana güçlü olmamı söylüyor. baş parmağını gözlerimin altında gezdiriyor ve parmakları ıslanıyor. bana karşı nasıl ve neden bu kadar şefkatli olabildiğine anlam veremiyorum, 'gideyim ben artık' diyorum, sesim cebimden çıkıyor ve muhtemelen anlaşılmıyor. "senin daha bir kadınla konuşmaya halin yok be" deyip beni şezlonglardan bir tanesine götürüyor. yatırıyor ve gidiyor. yandaki şezlonglardan anladığım kadarıyla yukarıda gözlerimin aradığı tüm güzel kızlar burada başkalarıyla birlikteler ama ben bunu düşünemeyecek kadar anormal hissediyorum.
gözlerimi kapatıyorum. dünya dönüyor.
alkolle tatlılanmışken, hafif esintili ama sıcak bir köşede, dalga sesleriyle uyuyakalıyorum.
ben uyurken dalgalar vuruyor, rüzgar esiyor;
farkına varamıyorum..

ulaş.